UKRAYNA NEDEN HEDEFTE?

Daha Fazla

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

UKRAYNA NEDEN HEDEF?

ERSİN DEDEKOCA

İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Kafkasya’da hâlihazırda devam eden jeopolitik mücadele daha da alevlenmiş görünmektedir. Bunun da somut örneği, ABD ve Rusya arasındaki Ukrayna kaynaklı gerilimde görülmektedir. Konuya ABD, Washington emperyalizminin saldırı ve işgâl aygıtı NATO da dâhil oldu. NATO Ukrayna’ya destek verdi ve tek çözüm yolunun, Ukrayna’nın NATO üyeliği olduğunu belirtti. Rusya ise, ABD’nin ilişkileri gerdiğini, sonuçsuz ve aptalca adımlar attığını söyledi ve Ukrayna sınırına asker yığdı. Ukrayna’ya göre, yaklaşık 80 bin Rus askeri Doğu Ukrayna’da konuşlanmış durumdadır.[1]

Son dönemde yaşanan Rusya – Ukrayna gerginliği, uluslararası sistemin yeniden yapılanması bağlamında, tarafların birbirlerinin yeteneklerini ve dirençlerini sınaması olarak da görülebilir. Doğru yönetilemezse, bölgesel boyutun ötesinde, uluslararası güvenlik için tehlike yaratma potansiyeli taşıdığı bilinmektedir.

Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, Doğu Ukrayna’da Rus pasaportu taşıyan yüzbinlerce insan yaşadığını, Rusya’nın vatandaşlarını korumak için Donbass’a müdahale edeceği tehdidini dile getirdi. Moskova bir tatbikat plânladığını söylerken, Kiev askeri bir harekâttan endişe etmektedir. Aslında Rusya’nın gerçek amacının Moldova Cumhuriyeti, Gürcistan ve Ermenistan gibi Ukrayna’nın da Batı’nın yörüngesine girmesini önlemek olduğu çok açıktır.

Sadece birkaç hafta önce Rus meslektaşına ‘katil’ diyen ABD Başkanı Biden, 13 Nisan’da Rusya lideri Putin’i arayarak, üçüncü bir ülkede “buluşma daveti” yaptı. Telefonun ana nedeninin Rusya Federasyonu’nun askeri hareketliliği olduğu çok açık. Buluşma daveti bir taraftan çıkmaz sokaktan bir çıkış vadedip, devlet başkanlarının salt bir ateşkesin ötesinde Ukrayna’yla ilgili bir plân sunmaları olasılığını kuramsal olarak mümkün. Ama diğer taraftan da henüz bir buluşma tarihi belirlenmedi.

Kafkaslar’da Rusya-Ukrayna arasında yaşanan bu gerginlik vesilesiyle bu haftaki yazımızın konusunu, iki ülke ilişkileri ve aralarındaki anlaşmazlıkların kısaca irdelenmesi üzerine belirledik.

UKRAYNA’NIN BAŞAT KARAKTERİSTİKLERİ

Dinyeper Nehri’nin kuzeyden güneye ülkeyi ikiye böldüğü Ukrayna, “Avrupa’nın tahıl deposu” olarak da bilinir. Avrupa’nın tahıl ihtiyacının karşılanmasında önemli bir kaynak olagelmiştir. Zaten yatay mavi ve sarı renklerden oluşan Ukrayna bayrağı da ülkenin bu özelliğini yansıtmaktadır. Üstteki mavi gökyüzünü, alttaki sarı tahıl ekilen tarlaları simgeler.

Ukrayna’nın doğusu tarih boyunca, Çarlık Rusyası ve ardından Sovyetler Birliği dönemlerinde, Rus etkisinde olmuştur. Batısı (doğu Galiçya) ise Sovyet dönemine kadar orta Avrupa’da kurulan devletlerin parçası olmuş, özellikle Polonya’nın etki alanında kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Sovyetler Birliği’ne dâhil olmuştur. Bu tarihsel gelişimin sonucu olarak ülkenin iki kanadında farklı sosyolojik yapılar gerçekleşmiştiNüfus doğuda ve güneyde (Kırım) etnik Rus ağırlıklı; Rusça konuşan toplumun siyasi yüzü de Rusya’ya dönük olmuştur. Batı’da ise etnik Ukren ağırlıklı; Ukraynaca konuşan toplumun siyasi duruşu Avrupa ile yakınlığı tercih etmiştir.

Genelde sanılanın tersine Ukraynaca, Kiril alfabesi birliği dışında, Rusça’dan farklı bir dildir. Ülkenin doğusundaki özellikle yaşlı kuşak tarafından pek bilinmemektedir. Bağımsızlık sonrasında Ukraynaca eğitimin etkisiyle, genç kuşak içinde bu konuda gelişme gözlenmektedir. Ülkenin batısında ise, ana dil Ukraynaca olmakla birlikte, Sovyet dönemi etkisiyle genelde herkes iki dile de hâkimdir. Kiev’de sokakta iki genç insanın bile Rusça konuştuğunu duyarsınız. “Siz bağımsız Ukrayna’da doğdunuz, Ukraynaca eğitim gördünüz, neden Rusça?” diye sorulduğunda, “evde Rusça konuşuluyor, böyle daha rahat iletişim kuruyoruz” yanıtı alınabilir.

Sovyetler Birliği döneminde Moskova yönetimi, ağır sanayi yatırımlarını bugünkü Doğu Ukrayna’da geliştirmeyi yeğlemişti. Bağımsızlıktan bu yana da Ukrayna, dünyanın önde gelen demir-çelik üreticileri arasında yer almıştır ve “demir-çelik mamulleri ana ihracat ürünü” olmaya devam etmektedir. Ancak mevcut bu yapıdaki sorunu; Sovyet dönemi “teknolojisinin yenilenememesi” ve “yoğun enerji tüketimine dayalı üretimin yüksek maliyeti” olarak sıralayabiliriz. Bu durumda Rusya’dan doğal gaz girdisi olmadan “ekonominin sürdürülebilir olması” olası değildir. Bir diğer anlatımla Ukrayna’nın mevcut sanayi ekonomisi, çok yüksek derecede “Rus enerjisine bağımlıdır”.

Gözlemlediğimiz kadarıyla Ukrayna insanı eğitimli ve kültürlüdür. Sosyo-kültürel yaşam da çok zengindir. Sovyet sisteminin eğitim ve kültür alanlarındaki bıraktığı mirasının rolü yadsınamaz. Bunun yanında sosyo-ekonomik refahın gelişmesine engeller de mevcuttur. Bunların başında, başka ülkelerde de görülebilen yolsuzluklar sonucu, meşru olmayan zenginliğe sahip “oligarkların elde ettikleri siyasi gücü sistemin demokratikleşmesini engelleyici” yönde kullanmaları gelmektedir. Ayrıca, “ırkçı neo-Nazi grupların” siyasi sürecin dışında bırakılamamaları da, sistemin bir başka aksaklığı olarak durmaktadır.

Diğer yandan ülkenin sosyo ekonomik koşulları nedeniyle “nüfusu giderek azalmaktadır”. 15 yıl önce 48 milyon olan nüfus, şimdilerde 44 milyona düştüğü anlaşılmaktadır. Keza doğum sayısı ölüm sayısının altında seyretmektedir. Yaş ortalaması yüksektir; erkeklerde 68, kadınlarda 78. Siyasi istikrar ve sosyo-ekonomik koşulların iyileşmesiyle bu konuda da ilerleme sağlanabileceği açıktır.

Bağımsızlığın ilk yıllarında (1991-2004), Ukrayna’da “iki yönlü (dual vector)” olarak tanımlanan anlayış temelinde dış siyaset izlenmiştir. Sonraki bölümlerde de ele alacağımız gibi, bir tarafta Rusya ile stratejik ortaklık sürdürülürken, Batı ile de işbirliğinin geliştirilmesine çaba gösterilmiştir. 2004’te “Turuncu Devrim” olarak adlandırılan gelişme sonucunda Batı ile işbirliğine öncelik veren siyasi kesimin iktidara gelmesi üzerine, ülke içinde siyasi bölünmüşlüğün keskinleştiği gözlenmektedir.

Özetle; tarih boyunca gelişen farklı sosyolojik yapılar temelinde ortaya çıkan “karşıt siyasi yönelimlerin” bugün de Ukrayna ve bölge için belirleyici olmaya devam ettiği görülüyor. Ülkenin doğusundaki seçmen için Rusya ile işbirliği; batıdaki seçmen için de Batı ile işbirliği öncelik taşımaktadır. Seçimleri az farkla kazanabilen taraf, kendi seçmenine yüzünü dönüp diğer kesime arkasını dönünce çatışma derinleşmekte ve istikrar kurulamamaktadır. Bu bağlamda yapılması gereken, birlikte yaşamayı (peaceful cohabitation) başarmaktır. Bunun da tek yolu vardır: Demokrasi ve iyi yönetişim.

TARİHSEL SÜREÇTE RUSYA-UKRAYNA İLİŞKİLERİ

Ruslar ve Ukraynalıların çoğunlukla aynı dili konuşmaları ve benzer bir kültüre, dini inanca, ortak bir tarihsel geçmişe (Ortodoks Hıristiyan dini inancı, Slavlık, Slavik dillerin yakınlığı ve benzer yaşam tarzları) sahip olmalarına karşın, iki ülke arasında son yıllarda yaşanan krizler, siyasi gündeminin daima en ön sıralarında yer almaktadır.

Stalin döneminde SSCB’nin acımasız ve hatalı politikaları nedeniyle 1932-1933 döneminde Ukrayna’da yaşanan ve 8 milyon civarında kişinin ölümüne neden olan “açlık felaketi (Holodomor)”, büyük bir travma olarak, “anti-Rusya” duygusal yöneliminin başlıca kaynağıdır. Ardından Sovyetlerin çöküşü ile beraber yükselişe geçen milliyetçilik dalgası neticesinde Ukrayna, 24 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nden ayrılmış ve bağımsızlığını kazanmıştır.

SSCB ile Ukrayna arasında yaşanan ilk iki kriz, Sovyetler’den kalma nükleer silahların (başlıkların) nerede bulundurulacağına ve Karadeniz Filosu’nun kime ait olduğuna ilişkindi. Bu krizlerin ilki 1994 yılında Budapeşte Protokolü veya Budapeşte Memorandumu, ikincisi de 1997’de “Rusya-Ukrayna Dostluk Antlaşması” ile çözümlenmişti.

2001’de Karadeniz üzerinde giden bir Rus yolcu uçağının düşürülmesi, söz konusu iki ülke arasındaki sıcak gerginliklere bir yenisini eklemiştir. Ukrayna, Rus uçağının Ukrayna Ordusu’nun askeri tatbikatı sırasında S-200 roketiyle kazara vurulduğu açıklanmış olsa da, resmi olarak bu olayın sorumluluğunu hiçbir zaman üstlenmemiştir.

2002 yılındaki seçimlerde Ukrayna Komünist Partisi ilk kez yüzde 20 oy ile birinciliği kaptırmış ve Batı yanlısı Viktor Yuşçenko liderliğindeki blok seçimi kazanmış olmasına karşın hükümet, Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç’in başbakanlığında kurulabilmiştir. 2004’e gelindiğinde ise, Devlet Başkanlığı seçimlerinde dönemin Başbakanı Viktor Yanukoviç’in karşısına, muhalifleri etrafına toplayan ve Batı’nın desteğini arkasına aldığı yorumları yapılan Viktor Yuşçenko aday olarak çıkmıştır. Seçimin ikinci turunda, Rusya yanlısı Yanukoviç yüzde 49,4, Yuşçenko ise yüzde 46,6 oy aldıktan sonra, uluslararası gözlemcilerin seçimlerde ciddi ihlaller olduğunu öne sürmesiyle birlikte, Yuşçenko, taraftarlarına soka çıkma çağrısı yapmış ve bu nedenle ülke içerisinde kitlesel eylemlere yaşanmıştı. Siyasi tarihte “Turuncu Devrim” olarak adlandırılan bu süreçte dioksinle zehirlenen ve yüzünde kalıcı yaralar oluşan Yuşçenko, mağdur imajını da kullanarak, yeniden yapılan seçimlerde yüzde 51,9 oy alarak yeni Cumhurbaşkanı olmuştur.

Başkanlığı ile birlikte Batı yanlısı politikalar izleyen Yuşçenko iktidarının ilk yılında, Ukrayna ile Rusya arasında bir doğalgaz krizi patlak vermiştir. Uzun süren müzakereler sonrasında, Ukrayna, Rus doğalgazının fiyatını iki kat arttıran anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştır.

2010 seçimlerinde Yuliya Timoşenko’yu mağlup eden Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç, Ukrayna Devlet Başkanlığına gelmiştir. Bu tarihlerde, Yanukoviç, dönemin Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev ile, Karadeniz Filosu’nun Kırım’da bulunma süresini 2042’ye uzatan anlaşmayı imzalamıştır.

Ukrayna’daki Rusya karşıtları ve milliyetçiler bu anlaşmaya büyük tepki göstermişlerdir. Yıllar içerisinde derinleşen Batı ve Rusya karşıtlarının Ukrayna’ya hâkim olma mücadelesi giderek şiddetlenmiştir. Rusya yanlısı Yanukoviç’in 2013’te Ukrayna-AB Ortaklık Anlaşması’nı imzalamayı reddetmesi üzerine Kiev’de başlayan olaylar, kısa süre içerisinde silahlı çatışmalara dönüşmüş ve bu olaylar nedeniyle Yanukoviç ülkeyi terk ederken, Batı destekli muhalefet iktidara gelmiştir.

Bu gelişmeler üzerine Rusya, Ukrayna’da yaşananları bir tür “sivil darbe” olarak yorumlayarak, Kırım’ı ilhak etmiştir. Ukraynalı milliyetçiler ve Batı yanlıları ise, bu süreci bir “demokratik devrim” olarak değerlendirmiş ve Ukrayna’nın NATO ve AB’ye üye olması yönünde politikalar geliştirmeye başlamışlardır.

ABD, Demokrat Barack Obama-Joe Biden yönetimi önderliğinde, Ukrayna’ya bu süreçte ciddi siyasal ve ekonomik destek vermiştir. Keza AB de, Ukrayna halkının demokratik taleplerini desteklemiş ve Kırım ilhakı nedeniyle Rusya’ya ambargo uygulamaya başlamıştır. Bu olaylar yüzünden Rusya ile Batı dünyasının ilişkileri kopma noktasına gelmiş ve Moskova 2014’ten sonra yönünü giderek Çin’le ilişkilere ve Doğu’ya çevirmiştir.

Bu olayların devamında, Rus nüfusun ve Rusya yanlılarının ağırlıkta olduğu ülkenin doğusundaki Donbass bölgesinde (Donetsk ve Lugansk şehirleri), büyük ölçüde Moskova destekli milis örgütlenmeleri ile Batı’nın destek verdiği Kiev yönetimi arasında silahlı çatışmalar yaşanmış ve nüfusun büyük bir kısmı bölgeden göç etmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte Rusya destekli Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri, tek taraflı olarak Kiev’den bağımsızlıklarını ilân etmiştir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız gelişmeler sonrası Ukrayna haritası aşağıdaki şekli almıştır.

SON DÖNEM İKİ ÜLKE İLİŞKİLERİ

Moskova-Kiev ilişkilerine geçmeden önce, Washinton’un Karadeniz ile ilgili plân ve uygulamalarına kısaca bakmak yararlı olacaktır.

Bilindiği gibi savaş uçaklarıyla Karadeniz üzerindeki hava sahasında Rusya’yı gözetleyen ABD, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtmakta ve gerilimi tırmandırmaktadır. Keza donanmasını, çeşitli bahanelerle, sık sık Karadeniz’e çıkarmakta; Karadeniz’de kalıcı olmak, üs edinmek, sürekli bayrak göstermek istemektedir.[3]

Washington yönetimi, halen Karadeniz’de NATO üyesi üç devlet varken (Türkiye, Romanya, Bulgaristan), Gürcistan ve Ukrayna’yı da NATO’ya dâhil etmek istemektedir. Bu hareket tarzıyla amacının; dünyanın en huzurlu, istikrarlı, güvenli denizlerinden olan Karadeniz’i, NATO denizi yapmak olduğu açıktır. Böylece Rusya’yı güneyinden, Türkiye’yi kuzeyinden kuşatmak; Ankara – Moskova ilişkilerini bozmak ve Türkiye’nin Kafkasya’yla, Orta Asya’yla, Avrasya’yla ilişkilerini zorlaştırmak amaçlanmaktadır.

Önceki bölümde özetlenen olaylar nedeniyle hep gerilimli olarak devam eden Ukrayna-Rusya ilişkileri, günümüzde de “son derece gergin” bir seyir izlemektedir. Ukrayna’nın yeni ve genç bir siyasetçi olan Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski, ülkesinin Batı yönelimini dengeli bir şekilde de olsa sürdürmekte ve Kırım ilhakı ve Donbass’taki gelişmeleri kesinlikle sineye çekmemektedir. Diğer yandan, Ukrayna’ya en yakın siyasetçi olarak bilinen Joe Biden’ın ABD Başkanı seçilmesiyle, bu konuda ABD’den gelebilecek destek konusunda Ukraynalı milliyetçilerin umutları artmıştır.

Rusya lideri Vladimir Putin ise, yıllardır iktidarda olmasına karşın koltuğunu bırakmamakta ısrar etmekte ve Ukrayna konusunda da taviz verecek gibi durmamaktadır. Bu nedenle, şu son dönemde Ukrayna-Rusya cephesinde yaşananlar, çok tehlikeli bir tırmanışın öncüsü olarak da görülebilir. Bu bağlamda Ukrayna ile Rusya arasındaki bu yüksek gerilim, günümüzde artık bölgesel bir problemi aşmış; ABD, AB ve NATO’dan gelen tepkilerde birlikte, Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşme potansiyeli barındıran büyük bir küresel soruna dönüşmüştür.[4]

Bölgeye dış müdahalelerin gelebilme ihtimali -ki bu konuda Montrö Antlaşması Rusya ve bölge barışı için çok avantajlı bir husustur-, Moskova’nın tutumu, Baltık ülkelerinin pozisyonu ve Türkiye’nin Ukrayna ile savunma sanayiindeki yakın işbirliği ile birlikte düşünüldüğünde, “olayların çok karmaşık bir boyuta evrilebileceği” yorumu da yapılabilir.[5]

GÜRCİSTAN’I HATIRLAMAK

Aslında hiç kimse, Ukrayna’da yaşananlar yüzünden ABD ve Rusya arasında sıcak çatışma beklemese de Rusya; ABD’nin bölgede Ukrayna’yı “vekil güç” olarak kullandığını, Rusya’ya karşı teşvik ve tahrik ederek, Karadeniz’e yerleşmek istediğini bilmektedir. Moskova; ABD’nin Rusya’yı, Balkanlar’dan, Doğu Avrupa’dan, Baltık Denizi’nden “çevrelediğinin” farkındadır. Diğer yandan da Rusya’nın ABD’nin tahriklerine kapılmadığı, soğukkanlı yaklaştığı ve geri adım atmadığı gözlenmektedir.

ABD’nin Ukrayna hakkındaki bu hesabının tutup tutmayacağı konusunda Barış Doster hocamızın verdiği Gürcistan örneğine katılıyoruz.  Yukarıda da belirttiğimiz gibi Rusya, ABD’nin Karadeniz’de yeni bir adım atmasını kabul etmez. Hareket tarzının böyle olacağını, 2008’in ağustos ayında Rusya- Gürcistan savaşında göstermişti.[6]

Söz konusu savaş sonunda Gürcistan; Abhazya ve Güney Osetya üzerindeki sınırlı otoritesini de yitirmişti. Savaşı kazanan Rusya, bu iki devletin bağımsızlığını tanımış ve ikisi üzerindeki nüfuzu daha da güçlendirmişti. Coğrafyayı ve güç dengesini dikkate almayıp, ABD’ye fazla güvenen o zamanki Gürcistan lideri Şaakaşvili ise, savaş sırasında Batılı bir liderle (basına göre, ABD Başkanı Bush) telefonda konuşurken, sinirden kırmızı kravatını yerken görüntülenmişti. Bu müdahalenin Moskova açısından realpolitik sonucu, Güney Osetya ve Abhazya’nın kendi kaderini tayin hakkının BM Şartına atıfla kabullenilmesi oldu. ABD, Soğuk Savaş’tan çıkışla birlikte jeopolitik önem atfettiği coğrafyalarda statükoları kendi eliyle bozmakla iştigal etmişken, Rusya, yakın coğrafyasındaki girişimlere yanıtlar geliştirmekle uğraştığı görüldü. Bu yaşananların Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’nin de hafızasında olduğu ve uygulamalarında yol göstereceği beklenmelidir.[7]

SONUÇ YERİNE

Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan ve yukarıda aktarmaya çalıştığımız gerginliğin geleceği konusundaki olasılıkları üç başlıkta toplayabiliriz:

İlk olasılık olarak, çatışmaların daha da yoğunlaşmaması ve Ukrayna’daki Batı yanlısı Cumhurbaşkanı ve hükümetin bir sonraki seçime kadar ekonomik ve askeri açıdan ayakta kalabilmesi durumunda Rusya’nın, Kırım ve Doğu Ukrayna’dan kendisine geçen topraklarla yetinerek, Ukrayna’nın Batı kampına geçmesine göz yummasıdır.

Nitekim NATO ile arasında daima bir tampon bölge (buffer zone) olmasını isteyen ve NATO’nun genişlemesinden rahatsız olan Moskova için, Doğu Ukrayna ve Kırım yeterli güveni sağlayabilir. Bu durumda, Ukrayna’nın NATO üyeliği gerçek bir ihtimal haline gelebilir. Ancak kuşkusuz, AB üyeliği için Kiev’in önünde daha uzun bir yol olacaktır. Keza böyle bir gelişme, Kırım ve Doğu Ukrayna’da güvenliğin de sağlanması durumunda, Putin için de yeterli bir başarı olacak ve halk desteğini korumasına yardımcı olabilecektir.

İkinci olasılık ise, uyguladığı politikalarla Ukrayna’da hükümeti zora düşürecek olan Moskova’nın, sonraki seçimde Rusya yanlısı bir Başkan ve hükümeti iktidara getirmesidir. Ukrayna yakın tarihine bakıldığında, genelde bir Rusya yanlısı, bir Rusya karşıtı Başkan ve hükümet göreve gelmektedir. Ancak 2013’te yaşananlar, önceki dönemlere kıyasla çok daha keskin bir kopuşa işaret etmektedir. Yine de, böyle bir durum gerçekleşirse Moskova, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri konusunda bazı tavizler vererek, Ukrayna’yı nüfuz alanı içinde tutmaya çalışabilir. Ancak 2013’ten beri yaşananlar yüzünden, Ukrayna’daki Rusya karşıtlığı çok derinleşmiş ve kitleselleşmiştir. Bu nedenle, bu ihtimalin gerçekleşmesi pek kolay durmamaktadır.

Üçüncü ihtimal ise, ABD’nin verdiği güvence ve desteğe güvenerek Ukrayna’nın Rusya’ya karşı giderek daha cüretkâr davranması ve bu süreçte Ukrayna ile Rus askeri güçleri arasında sıcak çatışmaların başlayarak, bunun kapsamlı bir savaşa dönüşmesidir.

Rus Ordusu’nun son dönemde Doğu Ukrayna’ya yığınak yaptığı bilinen bir husustur. ABD yetkilileri ise, Ukrayna’ya son dönemde çeşitli ziyaretler yapmaktadır. 1940’ların sonunda Sovyetler Birliği tehdidi temelinde kurulmuş bir savunma ittifakı olan NATO, şimdilerde de Rusya’nın askeri hamlelerini çok ciddiye almakta ve bunları yakından izlemektedir. Bunların yanı sıra, Birleşik Krallık Ordusu da, 2015’ten beri, “Orbital Operasyonu” kapsamında Ukrayna’ya askeri yığınak yapmaktadır. Bu nedenle Ukrayna ve müttefikleri, belki de ilk kez, olası bir savaş riski için bu kadar hazırlıklıdır.

Fakat ABD, müttefikleri ve NATO’nun, 2008 ve 2014’ten farklı olarak, Rusya harekete geçerse gerçekten askeri olarak bölgeye müdahale edip edemeyeceği henüz net bir husus değildir. Bu defa çok ciddi sinyaller gelse de, yakın geçmişte NATO üyesi Türkiye’ye yönelik askeri saldırılarda bile harekete geçmeyen Birlik’in, üyesi olmayan Ukrayna için savaşa girip girmeyeceği konusunda kesin yorum yapmak oldukça zordur.

Diğer yandan, Soğuk Savaş döneminden bu yana “Rusya ile doğrudan savaşmamayı” temel düstur edinmiş Washington’un Rusya ile cephe savaşına girmeyi göze alması kolay bir karar değildir. Ayrıca son olarak, Ukrayna-Rusya ilişkilerini, ABD-Rusya ilişkilerinden bağımsız değerlendirmenin doğru olmadığını da belirtmemiz gerekir.

 

[1] “Biden calls on Putin to ‘de-escalate tensions’ with Ukraine”, Euronews, 14.04.2021, https://www.euronews.com/2021/04/14/biden-calls-on-putin-to-de-escalate-tensions-with-ukraine-in-phone-conversation

[2] “How Joseph Stalin Starved Millions in the Ukrainian Famine”, History Stor

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir