Özelleştirme Uğruna Feda Edildi

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Babam ve arkadaşları kırk yılda bir gittikleri meyhanede bir kaç kadeh içmeye ”iyi parlattık” derlerdi.
Üzerine ”yumruk” tabir ettikleri tekel birasıyla cila çekerlerdi.
Evlerde her zaman likör olurdu,
Bizim küçücük çivit rengi bardaklarımız vardı…misafirlerin tek hamlede içmeleri adettendi.
Bakkalarda raflar çeşit çeşit likörlerle ışıldardı.
Hatta zamanın tekel bakanı başarılarını tasvir etmek için “Köylüler bile pırasayla likör içiyor” dermiş o yıllarda.
Bugün kocaman binaların olduğu eski Ali Sami Yen stadının yanında likör ve çikolata fabrikası vardı.
Arabayla geçerken, babam camlarınızı açın, derdi… Buram buram çikolata kokardı orası.
Paşabahçe’ye gittiğimizde bütün semt rakı kokardı.
Rakı fabrikasının tepesinde yanan alkol alevlerini,
sonradan baca sistemini ıslah edip yanındaki camiinin ısıtılmasına yönlendirildiği anlatılırdı.
Hacı amcaların poposu, günahkar sarhoşların aleviyle ısınıyordu.
Arnavutköy çilek, Çengelköy salatalık, Beykoz’daki dalyanlar balık,
Altıyol göz yaşartan sidik, Kurbağalı dere çürük, Kazlı çeşme felaket kokardı.
Mezarlıklar, üzeri eski Türkçe dualarla dolu yan yatmış sarıklı mezar taşlarıyla dolardı.
Sokaklarda ince çoraplı, kırmızı rujlu, parfümlü, saç baş yapılı, daha çok topuzlu hanımlar vardı.
Aynı hanımlar aile büyükleri olan başörtülü, 99 tespihli annelerinin, anneannelerinin, teyzelerinin kolunda giderlerdi çarşıya pazara.
Sinemalarda izlenen Audrey Hepburn, Grace Kelly, Rita Hayworth,
Susan Hayward, Elizabeth Taylor, Ava Gardner,
hayranları tarafından taklit edilmeye çalışılan artistlerdi.
Babam Marilyn Monroe’yu beğenirdi.
Bir de Jayne Mansfield’in füzelerini anlatırdı annemi kızdırmak için.
– Maşallah pilav tenceresi gibiler…diye gülümserdi.
– Aman, mübarek olsun…derdi annem mutfağa giderken.
Üsküdar’dan Beşiktaş’a kulaç atan avuç içi kadar motorlar vardı.
Akıntıya kapıldı mı yanpiri yanpiri ulaşırlardı karşı kıyıya.
Haliç’den çıkarken Galata köprüsünün altında bacasını şıp diye kırarak geçen çatanalar,
Moda açıklarında kum çeken, küpeşteleri Pakistan otobüsleri gibi renk çümbüşüyle boyalı mavnalar vardı.
Galata köprüsünde uzun Ömer’in piyango büfesi vardı…Ölünce 56 numara ayakkabıları kaldı!..
Moda da kayıkçılar vardı, derede kayıkçılar vardı, Kalamış iskelesinin yanında, Köhne’nin önünde, Kadıköy rıhtımında, Karaköy perşembe pazarı yağ iskelesinden Eminönü’ne yüzen kayıkçılar vardı.
Kayıkçılar hayatımızdaydı.
Keza,
Gezici manavlar, plastik eşyacılar, baltasıyla geçen oduncular, hatta kazma kürek dolaşan lağımcılar.
Küfeli eşekleriyle kalaycılar, zavallı hayvanlarıyla Ayıcılar, fırınların önünde un çuvalı taşıyan yarı çıplak hamallar.
İnşaatlar vardı…önlerinde tepeleme kumlar, kumlara üçüncü kattan atlayan çocuklar.
Kireç kuyularından uzak durmanız lazımdı, şişeye karpit basıp üzerine az su eklenerek patlatılırdı.
Su borusu yada kanalizasyon künkü döşemek için sokakları baştan sona yaran amele ordusuna alışıktı insanlar ama,
Temel çukuru kazan Caterpiller’i yüzlerce kişi meraklı gözlerle seyrederdi.
O ameleler Anadolu’nun her yerinden gelirlerdi…Ellerinde tahta bavulları, sırtlarında iple bağlı yataklarıyla sessiz bir gölge gibi yiterlerdi kaldırımlardan.
Efendi, uysal bakışlı, ezik ve ürkek delikanlılardı.
Trafikli caddelerden hepsi el ele tutuşarak geçerlerdi.
Galata rıhtımında, sırtında kırk tane boş gaz tenekesini apartman gibi yükselterek taşıyan hamallar vardı.
Geçerlerken üzerine atladığımız, bir sonraki sokağa kadar gülüşerek gittiğimiz at arabaları,
hurdacıların iteklediği üç tekerlekli el taşıtları vardı.
Çeşmelerde sular akardı, önlerinde ipe takılı plastik bardaklar vardı.
Gariban çocuklar sırtlarına bağladıkları tenekeden sebillerde su satardı.
Bardağı şöyle bir çalkalar içindeki suyu atardı.
Yeldeğirmeni’nde yaşıyorsanız,
Geceleri yatağınızdan Haydarpaşa’ya yanaşan son gemilerin, Haydarpaşa’dan kalkan son trenlerin,
mendirekteki sis sirenlerinin seslerini duyabilirdiniz.
Benim en çok sevdiğim, gece manevra yaptıran trenci düdüklerinin her biri ayrı anlam taşıyan nameleri ve birbiriyle tokuşan vagonların sesiydi.
Şimdiki gibi parlak ışıklı AVM içlerinde değil, sokaklara uzanırdı sinemaların bilet kuyrukları.
Evet günün belli saatlerinde su kesilirdi, hava gazı, elektrik kesilirdi ama iflahı kesilmezdi insanların.
Tüp kuyrukları olurdu amma, benzin 175 kuruştu, 1 dolar 1 liraydı, Palamut’un çifti 1,5 – 2 liraydı.
Üsküdar’dan Kabataş’a arabalı vapur kuyrukları vardı.
Yalova’dan kalkan arabalı şimdiki Kartal meydanına yanaşırdı.
Uyurdum ben vapurda, von von von diye vuruntulu çalışırdı Kabataş, Hürriyet yada Kız kulesi.
Ninni gibi gelirdi de, inerken çangırdayan kapak sesine uyanırdım.
Kadıköy meydanı Üsküdar dolmuşlarıyla Küba gibiydi. İstenpereçe nedir bilmez şimdi okuyanların çoğu.
Üzerinde Fay ve Puro reklamları bulunan yüksekçe silindirler içinde dururdu trafik polisleri.
Kollarında beyaz kollukları, ellerinde beyaz eldivenleri olurdu.
Köşe bakkallar faizsiz kredi kurumuydu. Defterleri çiziklerle, karga burga rakamlarla bezeliydi.
Çekmeceleri emanete bırakılan,
– Oğlan okuldan dönünce, kız kurstan gelince alır senden…diye bırakılan ev anahtarlarıyla doluydu.
1960’lı yıllarda geceleri kar yağarken gece bekçileri sokak lambalarının altında,
Ellerinde evlerden birinden verilen sıcak bir çayı içerken,
bembeyaz olmuş şapkaları ve uzun paltolarıyla beklerlerdi.
Babam ve arkadaşları,
Kırk yılda bir gittikleri meyhanede bir kaç kadeh içmeye,
”İyi parlattık” derlerdi.
Kimin yazdığını bilmiyorum ama çok hoşuma gitti paylaşmak istedim

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir